Şeker hastalığı nedir?

İnsülin adlı pankreas hormonunun tesirinin çeşitli sebeplerle azalması veya kaybolması neticesi meydana çıkıp, kan şekerinin yükselmesi, idrarda şeker bulunması ve diğer bazı metabolik değişikliklerle karakterli, müzmin ve toplumda oldukça fazla görülen bir hastalıkşeker hastalığı

Şeker hastalarının çoğunda hastalığın sebebi, pankreasın langerhans adacıklarındaki özel hücrelerin (beta hücreleri) bozukluğu sebebiyle insülinin az yapılması ve az salgılanmasıdır. Fakat şeker hastalığının bütün şekillerini sadece bir insülin noksanlığına bağlamak mümkün değildir. Diğer iç salgı bezlerinde de bozukluk sözkonusu olabilir.

Mesela, hipofizden salgılanan steroid hormonların fazla salgılanmasından ortaya çıkan kan şekeri yüksekliği, pankreastaki özel hücreleri yorgunluğa ve bitkinliğe sürüklemiş olabilir. Yahut vücutta insülinin tesirini azaltan veya yok eden özel antikorlar meydana gelmiş veya kanda dolaşan insülin serbest ve aktif (etkili) şekilde olmaktan ziyade, bağlı ve inaktif (etkisiz) bir şekilde bulunabilir. Bütün bu hallerde, iskelet kasları, yağ dokusu, kalp gibi insüline hassas dokular, insülin tesirinden uzak kalacaklar, dolayısıyla da glikozun kandan hücre içine geçişi çok yavaşlayacak ve karaciğerden kana glikoz verilişi arttığından kandaki şeker miktarı yükselecektir. Fazla şekerin bir kısmı idrarla atılacak, idrara geçen glikoz, suyu ve tuzu da birlikte çektiğinden su ve tuz kaybına da sebep olabilecektir. Hücreler enerji kaynağı olarak şekeri kullanamayınca, bu defa protein ve yağların parçalanması artar ve vücut bunlardan çıkan enerjiyi kullanmaya başlar. Tabii ki bu durum uzun süre devam ederse, birtakım zararlı tesirlerin de ortaya çıkacağı muhakkaktır (kilo kaybı, protein azlığı, asidoz).

Şeker hastalığı, yaklaşık olarak toplumun % 1-2 kadarında görülmektedir. Bu da oldukça yüksek bir rakamdır. Diyabet, her yaşta görülebilirse de, daha ziyade bir orta ve ileri yaş hastalığıdır. En çok görüldüğü yaşlar 40 ile 60 arasıdır.

Diyabetin kesin sebepleri bugün bile anlaşılamamıştır. Kesin bilinen bir hususu, diyabetin irsi olarak geçme eğiliminde oluşudur. Diyabetin meydana çıkışını kolaylaştıran faktörler arasında şişmanlık ve fazla yiyip içme alışkanlığı başta gelir. Şişmanlığın insülin ihtiyacını arttırması ve bu yüzden pankreası yorması mümkündür.

Taşlı veya taşsız, ağır müzmin pankreas iltihaplarının, bazı yaygın pankreas Ur= Tümörlerinin insülin salgılanmasını azaltarak diyabete sebep olabilecekleri bilinmekle beraber bunlar çok nadir görülen vak’alardır.

Enfeksiyon hastalıkları, psişik faktörler (üzüntüler, korkular, felaketler, çeşitli stresler) diyabetin ortaya çıkışını kolaylaştırır veya ağırlaştırabilirler.

Uzun sürmüş ve kontrol altında tutulmamış olan diyabetlilerin birçok organlarında çeşitli patolojik değişikliklere rastlanır. Bunların başında damar bozuklukları gelmektedir.

Diabetin kliniği: Hastaların bir kısmında idrarla şeker çıkışı başlamadan birkaç sene önce sinirlilik, huysuzluk, depresyon, çabuk yorulma, halsizlik, süratli kilo alma gibi bazı belirtiler görülebilir. Bazı vak’alarda meydana gelen belirtiler o kadar hafiftir ki, hastalar bundan rahatsız olmadıklarından hekime müracaat etmek ihtiyacını duymazlar. Böyle kişilerde teşhis genellikle başka bir sebeple yapılan bir idrar tetkikinde glikozun tespit edilmesiyle konulur. Bazı hastalarsa kaşıntı, ağız kuruluğu, çok su içme, çok idrara çıkma, aşırı yemek yeme gibi alışılmış bir diyabet belirtisi sebebiyle veya diyabetin komplikasyonlarından (ortaya çıkardığı kötü sonuçlardan) birisiyle hekime müracaat ederler. Bu tip belirtiler daha ziyade erişkin tip diyabet denen, tip II diyabette görülür.

Yirmi yaşına kadar olan çocuklarda ve gençlerde görülen juvenil tip (veya tip I) diyabetteyse başlangıç çok kere anidir, hatta ilk belirti koma olabilir. Bu tip diyabetikler insüline çok hassastırlar ve kan şekerleri çok oynaktır.

Kilo kaybı, bilhassa ağır diyabetlilerde rastlanan bir belirtidir; dışardan alınan glikozun kullanılmaması yüzünden vücudun kendi yağlarını ve proteinlerini kullanmak zorunda kalışından ileri gelir.

İyi kontrol altında tutulmayan diyabetlilerde daima az çok bir halsizlik ve çabuk yorulma eğilimi vardır. Kaşıntı, yaygın olabilirse de özellikle cinsiyet organları bölgesinde yerleşir.

Diyabette kabızlık da bulunabilir. Diyabet kontrol altına alınıp, diyetteki sebze miktarı arttırılınca kabızlık da kaybolur.

Bazı hastalarda yemeklerden sonra uyku basması, umumi kas ağrıları, hazımsızlık görülebilir. Çocukların tedavisiz kalmış diabetlerinde karaciğer büyüklüğüne sık rastlanır. Diyabet, birçok

komplikasyona (kötü neticelere) sebep olan bir hastalıktır.

Diyabet komplikasyonları arasında en mühimi, şeker metabolizması bozukluğunun çok şiddetlenmesi sonucu meydana gelen ketozis, metabolik asidozis ve bu sebeple meydana gelen komadır. Kusurlu diyet tatbiki, ağır diyabette insülin kullanılmaması, çeşitli enfeksiyonlar, travmalar ve cerrahi müdahaleler, çeşitli sebeplerle husule gelen şiddetli kusmalar, gebelik, alkolizm gibi yardımcı sebeplerin ağır diyabete eklenmesi komaya hazırlayıcı sebeplerdendir.

Koma öncesi dönemdeki hastanın ilk şikayetleri; şiddetli şeker yüksekliği sebebiyle büyük bir susama hissi, iştahsızlık, birbirini kovalayan kabızlık ve ishal dönemleri, midede dolgunluk hissidir. Koma öncesi dönem biraz daha ilerleyince, mide yanmaları ve ağrıları, kıvrandırıcı karın ağrıları, bulantı ve kusmalar, yorgunluk, halsizlik, başağrısı, başdönmesi, unutkanlık, huzursuzluk, sinirlilik eklenir. Solunum havasında aseton kokusu duyulur. Genel bir kırıklık ve mafsal ağrıları bulunabilir. Bu dönemde teşhis konarak etkili bir tedavi tatbik edilmezse, belirtiler şiddetlenerek koma ortaya çıkar. Koma halinde, şuur giderek kapanır, nefesi şiddetle aseton kokar, hastanın odasına girerken bile kuvvetli bir meyve kokusuyla karşılaşılır. Komadaki hastada kan şekeri genellikle % 400-600 mg civarındadır. Deri, dudak, ağız ve dil mukozaları kurudur, deri esnekliğini kaybetmiştir. Dil kırmızı ve paslıdır. Nabız zayıf, küçük ve süratlidir. Tansiyon düşüktür.

Yaşlılarda, kalp hastalığının, önemli derecede bir böbrek hastalığının, ağır bir enfeksiyonun birlikte bulunduğu, şuur bozukluğunun şiddetli ve uzun sürmüş olduğu hallerde, hastanın sonu kötüdür. Diyabetli olduğu ve insülin kullandığı bilinen hastalarda komanın fazla insülin kullanımına bağlı hipoglisemiden (kan şekeri düşmesi) ileri gelmiş olması ihtimalini de gözden uzak tutmamalıdır. Hipogliseni komasında başlangıç süratlidir, birden bire şuur kaybolur, ağızda çürük meyve kokusu yoktur, dil ıslak, deri terlidir, tansiyon normale yakındır, ateş yoktur, titreme vardır, susama yoktur, açlık hissi fazladır, idrarda şeker yoktur, kan şekeri oldukça düşüktür ve tedaviye süratle cevap verir. Şeker hastasında görülen komanın şeker yükselmesine mi, yoksa fazla insülin kullanımına bağlı hipoglisemi(şeker düşüklüğü) koması mı olduğunu mutlaka ayırt etmek gerekir. Çünkü tedavileri tamamen farklıdır.

Diyabetin sinirle ilgili komplikasyonlarına (nöropatiler) genellikle 40 yaşını aşkın ve şekeri kontrol edilmeyen hastalarda rastlanır. El ve ayaklarda karıncalanma, tabanlarda yanma hissi, periferik nevrit (sinir iltihabı), sinir ağrıları, derin tendon reflekslerinde azalma, ortostatik hipo tansiyon (pozisyona bağlı tansiyon düşüklüğü), terleme bozuklukları, inatçı kabızlıklar veya özellikle geceleri başgösteren ishaller bunlar arasında sayılabilir.

Diyabetlilerde damar sertliğinin diğer insanlardakinden 12-15 yıl önce meydana geldiği ve hastalığın gidişini etkilediği bilinmektedir. Diyabetlilerde, kalp krizinin ve kroner hastalıklarının diğer insanlardan daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir. Bacak atardamar sertliği olan diyabetiklerde ayaklarda kuru gangren tarzında başlıyan doku ölümlerinin, genellikle enfeksiyonun ilave olmasıyla yaş gangren haline dönüştükleri görülür. Gangren genellikle başlangıçta önemsiz gibi görünen bir deri yaralanmasını takip ettiğinden, yaşlı diyabetiklerde damarların durumu dikkatle araştırılmalı ve damar yetmezliği bulunan vak’alarda ayak bakımına itina edilmeli, ayakkabı ve çorap vuruklarından, tırnak batmalarından, nasırların kesilmesinden kaçınmalıdır. Şayet gangren husule gelmişse bir cerrahla işbirliği yapılmalıdır.

Diyabetin karakteristik özelliklerinden biri de küçük atar ve toplardamarlarda (arteriol, kapiller, venül) meydana gelen patolojik değişikliklerdir. Bu değişiklikler bilhassa böbrek ve gözün retina tabakasında kendisini göstermektedir. Diyabetin karakteristik böbrek komplikasyonu glomerülosklerozdur. Glomerüloskleroz neticesi, yıllar sonra böbrekler giderek yetersiz hale gelmeye başlar, idrarla protein kaybı artar, kan proteinleri azalır, vücutta yaygın ödemler husule gelir. Kandaki üre miktarı ve tansiyon yükselir. Ölüm çok kere, patolojik değişikliklerin belirti vermeğe başlamasından 3-5 sene sonra böbrek yetmezliği ile olur. Böbrek komplikasyonları arasında, pyelonefrit (Böbreklerin cerahatlı iltihapları) de sayılabilir.

Mikroan jiopatinin (damar bozukluğu) gözdeki şekli, diyabetik retinopati ismini alır. Yıllar ilerledikçe gözün retina tabakasındaki bozukluğun derecesi artar. İlerlemiş halde; göz dibinde kanama odakları, eksüda toplanmaları, kılcaldamarlarda balonlaşmalar, retina ödemi görülür. Retinopatiye bağlı olarak görme giderek bozulur ve körlükle neticelenir. Diyabetik retinopati genellikle uzun sürmüş ve kontrolsüz kalmış vak’alarda görülmekle beraber hafif ve oldukça düzenli bir diyet uygulayanlarda da tespit edilebilir.

Diyabetiklerde, bilhassa gençlerde akciğer veremine oldukça sık tesadüf edilir. Diyabet ve verem, genellikle birbirlerini ağırlaştıran hastalıklardır; fakat diyabetin kontrol altına alınması ve verem ilaçları ile şifa mümkündür. "Kontrolsüz şekerlinin veremi iyi olmaz." denir.

Safra kesesi taşları (Kolelihasis) ve iltihaplarına (Kolesistit) meyil diyabetiklerde normal popülasyona göre oldukça fazladır.

Diyabetiklerde enfeksiyon hastalıklarına karşı bir temayül vardır. Diyabette en fazla deri ve idrar yolları enfeksiyonlarına rastlanır. Diyabetiklerde enfeksiyonlar genellikle tipik bir başlangıç ve gidiş gösterirler. Diyabetlilerin genel vücut direnci düşüktür. Zararsız gibi görünen bir enfeksiyon, ağır durumlara yolaçabilir. Basit bir çıban, kısa bir zamanda şirpençe halini alabilir. Enfeksiyonlarda, insülin kullanılanların dozu arttırması veya o zamana kadar insülinsiz olarak ayarlanmış hastalarına insülin kullanmak mecburiyeti hasıl olur.

İktidarsızlık, bir komplikasyon olmaktan ziyade, diyabetin bir belirtisidir. Daha diyabet teşhisi konmadan önce iktidarsızlık başlamış olabilir. Bu durum, genellikle şişman ve hafif diyabetli orta yaşlılarda görülür. bazen tedaviye rağmen düzelmeyebilir. Kadınlarda da cinsi soğukluk ve adet bozuklukları görülebilir.

İnsülinin, şeker hastalarının hizmetine girmeden önceki dönemde, diyabetli kadınların hamile kalmaları pek mümkün değildi. Bugün insülin tedavisi sayesinde diyabetli kadınların kısırlıklarını önemli ölçüde gidermek mümkün olmaktadır. Vak’aların çoğunda gebelik, diyabeti ağırlaştırır. Hastalık ne kadar erken başlamış ve ne kadar uzun zamandan beri devam etmişse, ceninin ölme ihtimali o kadar yüksektir. Diyabetli annelerden doğan çocuklarda birçok anormalliklerin bulunması da mümkündür. Bir kısmı ilk birkaç gün içinde ölürler. Diyabetli annelerden doğan çocukların kilosu, normalden oldukça fazladır, bu durum doğum güçlüklerine yol açarak hem annenin, hem de çocuğun hayatını tehlikeye sokar. Diyabetik hamilelerde gebelik zehirlenmesine meyil de oldukça fazladır. Diyabetli küçük çocuklarda büyüme gecikebilir. bazen da "Mauriac sendromu" denen özel bir klinik tablo hasıl olur ki bunda; büyüme bozukluğu yüzünden çocuğun küçük kalması, şiddetle yağlanması sebebiyle gövdenin şişmanlaması, aydede çehresi teşekkülü ve karaciğer büyüklüğüne bağlı karın şişliği sözkonusudur. Kemikleşmede ve cinsi olgunlaşmada önemli derecede gerilik vardır. Uygun bir diyet ve insülin tedavisiyle bu sendromun kaybolması mümkündür. İnsülin dozu ve diyetin uygun olup, olmadığını anlamak için diyabetli çocukların sık sık tartılması, ölçülmesi ve bulunan değerlerin, normal değerlerle mukayesesi gerekir.

Teşhis

Hastanın çok su içme, çok idrara çıkma, halsizlik, kaşıntı, sık tekrarlayan çıban gibi şikayetlerine bakarak diyabetten şüphe edilirse de kesin teşhis ancak açlık, kan şekerinin yüksekliği ve idrarda şeker bulunmasıyla konulur. Açlık, kan şekerinin % 130 mg’ın üzerinde oluşu, şeker metabolizmasındaki bir bozukluğu düşündürmelidir. Açlık kan şekerinin normalle anormal değerler arasında bulunduğu şüpheli vak’alarda glikoz tolerans testi yapılarak teşhise gidilir ki böyle diyabetlere gizli diyabet ismi verilir.

Diyabet teşhisi koyarken mevcut halin; gerçek diyabet dışında gelip geçici bir kan şekeri yüksekliği olup olmadığına, renal glikozun (kanşekeri düzeyi normal olduğu halde, böbrek bozukluğuna bağlı olarak idrara şeker geçmesi hali) olup olmadığına, idrardaki şekerin glikoz harici bir şeker olup olmadığına, aldatıcı bir glikoz reaksiyonu olup olmadığına dikkat etmelidir.

Yetişkinlerde görülen diyabette; hastaların tedaviye anlayış ve sabırla bağlanmaları ve devam etmeleri şartıyla gidişat çok iyidir. Bu sayede diyabetiklerin ortalama hayat süresi diyabetli olmayanlarınkinden pek de farklı değildir. Bu şekilde bakımlı hastalarda komplikasyon az görülür. Devamlı bir tedaviye tabi tutulmayan, kendini ihmal eden hastalarda gidişat bu kadar iyi değildir. Gençlerde görülen diyabette gidişat pek iyi değildir. Bunların ancak 1/4 kadarının yirmi seneden fazla yaşadığı görülmüştür. Bunlarda ölümün başlıca sebebi böbrek komplikasyonlarıdır.

İstisnalar bir yana bırakılırsa, diyabette şifa bahis konusu değildir. Ancak uygun bir rejim sayesinde şifaya yakın derecede iyilik gösteren pekçok vak’a vardır.

İki şeker hastası birbiriyle evlenmemelidir. Zira bunların çocuklarının da diyabetli olması beklenen bir neticedir. Diyabetli ana ve babadan gelmiş oldukları halde kendileri diyabetik olmayan iki kişinin birbiriyle evlenmesi de, bir kısım çocukların gizli diyabetik olmaları ihtimali olduğundan uygun değildir. Fakat ailesinde diyabet bulunan bir kimsenin, ailesinde diyabet bulunmayan birisiyle evlenmesine müsaade edilebilir. Mendel kanunlarına göre yapılan istatistiki tecrübeler de göz önüne alınarak araştırmalar göstermiştir ki; her ikisinin anne ve babası diyabetli olan ailelerin de (yakın akrabaların da) diyabetli olan, diyabetli bir çiftin doğacak bütün çocukları genetik olarak diyabetiktir. Ailesinde diyabetli bulunan şahısların çok yememeleri, şişmanlamamaları gerekir; böylece hastalığın ortaya çıkışını kolaylaştıran hususlardan uzaklaşılmış olur. Bu şahısların yeterli fiziki faaliyette bulunmaları, spor yapmaları ve arasıra da açken kan şekerlerini ölçtürmeleri çok uygundur.

Diyabet (şeker hastalığı); hastalık belirtilerinin ortaya çıkış yaşına, ağırlık derecesine, insüline dirençli veya hassas oluşuna göre bazı tiplere ayrılmıştır.

Bunların en önemlileri:

1. Juvenil diyabet (Genç diyabet): Son tasniflerde buna tip I diyabet de denmektedir. Zayıf diyabeti de denir. Bütün diyabetlilerin % 3-5’ini teşkil eder. Genellikle ani olarak ve ekseriya 12-16 yaşlar arasında ortaya çıkar. Bunlarda pankreas ya hiç insülin salgılamaz veya çok az salgıladığından devamlı insülin zerkleri gerekir. İnsüline hassas bir şeker yüksekliği vardır. Erişkin diyabetine göre ağır seyirlidir. Ölüm sebeplerinin başında böbrek komplikasyonları gelir.

2. Adult diyabeti: Tip II diyabet veya erişkin diyabeti olarak da adlandırılır. Kırk yaşın üstündeki şişman, aşırı yiyip içen kimselerde genellikle ortaya çıkar. Bazılarında tansiyon yüksekliğiyle birlikte görülebilir. Genellikle, sinsi olarak başlar. Hastalığın meydana gelişi sadece, insülin ve pankreas yetmezliğine bağlı kalmadığından insüline genç diyabetliler kadar hassas değildir. İzafi bir insülin direnci vardır. Zaten bu hastalar genellikle perhiz ve ağızdan alınan şeker düşürücülerle kontrol edilebilirler.

3. Lobil diyabet: Özellikle genç diyabetlilerin bir bölümünde kan şekeri seviyelerinde çok hızlı değişiklikler olur ve küçük insülin dozlarıyla bile çok yüksek seviyeden normalin altındaki değerlere düşebilir. Bunların tedavileri çok güçlükler ortaya çıkarırlar.

4. Latent diyabet (Şimik diyabet): Sinsi olarak seyreden erişkin diyabetlilerin bir kısmı yıllarca belirgin bir klinik bulgu vermezler. Tesadüfi idrar ve kan tahlilleri sonunda tespit edilirler. Teşhis edildikten sonra uzun zaman normal hayatlarını sürdürürler. Bu şekilde teşhis konulmuş latent seyirli vakalar özellikle genetik faktör de varsa (yani aile geçmişinde şeker hastaları varsa) diyete çok dikkat ettikleri, aşırı kilo almaktan korundukları zaman çok sıhhatli olarak uzun yıllar yaşayabilirler.

Şeker hastasına; vücudunun, bilhassa ağız, ayaklar ve cinsi organlar bölgesinin temizliğine itina etmekle, enfeksiyon ve travmalardan korunmakla ne gibi tehlikelerden kurtulmuş olacağı öğretilmelidir. Bir şeker hastasının, başkasının hayatını tehlikeye atabilecek olan meslekleri seçmemesi gerektiği anlatılmalıdır.

Diyabette diyet tatbiki: Tedavinin belki de en mühim kısmını teşkil eder. Çünkü, şeker hastalarının büyük çoğunluğu yalnız diyetle tedavi edilebilmektedir.

Normal bir şahısla, şekerli bir hastanın beslenmesi, ancak öğünlere ait kalori miktarlarıyla, bazı gıda çeşitlerindeki kısıtlamalar ve hastanın zamansız ve rastgele yeme huyundan caydırılmasıyla ayrılır. Bir şişman şeker hastasını, kalori kısıtlamasına tabi tutarak, ideal ağırlığına indirmek lazımdır. Kilogram başına günde ortalama 20-30 kalori böyle bir şahıs için yeterlidir. Zayıf bir şeker hastasını ise ilave kalorilerle ideal ağırlığına çıkarmak gerekir (kilo başına 35-50 kalori). Çocuk ve genç diyabetli için özel bir program tatbikiyle büyüme ve gelişmeyi önlemeyen, fiziki aktivitesi için yeterli, ideal ağırlığını devam ettiren bir diyet tavsiye edilmelidir. Bir çocuk ve delikanlıda günlük kalori ihtiyacı kilo başına 50-60 kadardır.

Günlük toplam kalorinin % 40’ı karbonhidrat kaynaklardan, % 20’si protein kaynaklardan % 40’ının da yağ kaynaklarından temini oldukça uygundur.

Şeker hastasına diyet, yazılı olarak verilmeli ve hem yasaklanmış gıdaları, hem de müsaade edilen gıdaları ihtiva etmelidir. Diyet, gıdaların değiştirilebilmesine imkan vermelidir. Diyet, istenen sayıda günlük yemek sayısına bölünmeli, şahsi ihtiyaç ve imkanlara uymalı, özellikle basit ve sade yollarla hazırlanabilmelidir. Bir öğünde yüksek miktarlarda kalori temininden kaçınmalıdır. Toplam kalori 4-6 öğüne ayrılmalıdır. Günlük kalorilerin birbirine yakın olmasına çaba göstermelidir.

Diyetteki karbonhidratın günlük toplamını hiçbir zaman 150 gr altına düşürmemelidir. Şekerler, bal, süt, ekmek ve benzerleri karbonhidratlar grubundadır. Dengeli iyi bir erişkin diyabetindeki diyette günde 80-120 gr protein, kalori, ihtiyacına göre 150-300 gr arasında yağ bulunmalıdır. (Yaklaşık 1 gr protein veya şeker 4’er kalori, 1 gr yağ ise 9 kalori temin eder.) Yemekler hazırlanırken, karbonhidratları protein ve yağlarla karıştırmak gerekir.

Şişmanlarda kalori kısıtlaması, özellikle diyetin yağ muhtevasının düşük tutulmasıyla sağlanabilir. Her türlü yağ, krema ve kuru yemişler yağ kaynağıdırlar. Etler, yumurta, peynir ve balıklar ise protein kaynağıdırlar.

Şekerli hastalarda B kompleksi vitaminlerin kafi miktarlarda verilmesine itina gösterilmelidir.

Kalori değeri olmayan sakkarin, siklamat gibi bazı sentetik maddeler, şeker hastalarınca tatlandırıcı olarak kullanılmaktadır. Şekerden 300-500 defa daha tatlı olan sakkarinin farelerde mesane kanseri yaptığı bildirilmiş, fakat bu durum insanlarda ispatlanamamıştır.

Diyet hazırlanırken, saf ve yoğun karbonhidrat kaynağı olan besinlerden kaçınılarak kan şekerindeki oynaklıklar önlenmelidir. 65 yaşın üstündeki şahıslarda çok sıkı tedbirlerden sakınmalıdır. Şişman hastaların bir kısmında, zayıflamayla kan şekeri seviyesi normale inmektedir.

Gizli diyabeti olan şahıslar da; şeker, tatlılar, bal, her türlü içki ve pastalardan kaçınmalıdır. Karbonhidrat kaynağı olarak tahıl, ekmek, patates, mısır, pirinç, yulaf, çavdar, makarna ve undan faydalanmalıdır. Gizli diyabeti olan şişman şahıslar yağ, krema, yumurta sarısı ve kuruyemişlerden de sakınmalıdır.

Diyabetin diyetle kontrol altına alındığının kabul edilebilmesi için, açlık kan şekeri % 100 mg’ı aşmamalı, kan şekeri yemekten bir saat sonra % 140 mg’ın iki saat sonra % 110 mg’ın altında kalmalıdır. Ayrıca idrarda aseton ve şeker de bulunmamalıdır.

Diyabet tedavisinde insülinin rolü

İnsülin; insüline bağımlı vak’alarda (gençlerdeki diyabet), diyet ve haplarla kontrol altına alınamayan vak’alarda, diyabetin bazı komplikasyonlarında (koma gibi), cerrahi müdahale gerektiren durumlarda, enfeksiyon hastalıklarının seyri esnasında kullanılır.

İnsülinler üç gruptur: Süratli ve kısa süreli insülinler (kristalin, semilente insülin), orta sürat ve süreli insülinler (NPH insülin, lente insülin ve globin), yavaş ve uzun süreli insülinler (protomin zenk ve ultalente insülin). Birinci grup insülinler; diyabetin had ve acil komplikasyonlarda ve diğer insülin türlerinin etki süresi değiştirici karışımlar yapmak için kullanılırlar. İkinci grup insülinler en sık kullanılan insülin türü olup, vak’aların çoğunluğunda kahvaltıdan yarım saat önce deri altına yapılan bir zerk, kan şekerini kontrol altına almaktadır, bazen ikinci bir zerk mecburiyeti doğabilmektedir. Üçüncü grup nadiren kullanılmaktadır. İnsülin tedavisine bağlı olarak husule gelen komplikasyonlar arasında insülin allerjisi, insülin zerk yerinde erime veya hipertofi (büyüme, şişme) ve insüline karşı direnç söylenebilir.

İnsülin tedavisine ait komplikasyonların çoğunun, insülin içerisindeki yabancı moleküllere karşı hasıl olan antikorlarla meydana geldiği kuvvetle muhtemeldir. Bu antikorlar, insüline karşı dirence de yol açmakta ve böylece insülin ihtiyacı giderek artmaktadır. Bu yüzden insülinin saflaştırılmasına ihtiyaç duyulmuş ve böylece monokomponent (tek bileşenli) insülinler geliştirilmiştir. Bu tür insülinler sadece insülinin komplikasyonlarının ortaya çıktığı vak’alar ve yanlız stress halinde insülin kullanmaya mecbur olan diyabetlilerde tercih edilmektedir.

Hastalığının şuurunda olan, eğitimli bir diyabetlinin hastaneye yatırılmadan takibi ve tedavisi mümkündür. Böyle hastaların genellikle üç ayda bir kontrolleri uygundur. Kan şekeri çok oynak olan hastaların pratik metodlarla, kendi kan ve idrar tahlillerini yapabilmeleri sağlandığı takdirde, büyük tehlikelerin önüne geçilmiş olur. Koma, enfeksiyon, böbrek bozukluğu gibi durumlarda diyabetlinin hastanede tedavi ve kontrolü gerekir.

Diyabet ve gebelik

Gebelik, annede ve ceninde hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir (ceninin aşırı büyümesi, cenin ölümü, gebelik zehirlenmesi, annenin diyabetinde ağırlaşma vb.). Gebe diyabetlide diyet, ana hatlarıyla mühim değişiklikler arz etmemekle birlikte bol protein ihtiva etmelidir. 24 saatlik protein miktarı kilo başına 2 gr civarında olmalıdır. Gebelikteki yaklaşık 10 kg’lık ağırlık artışına müsaade etmek için, ideal ağırlığın kilogramı başına 30-40 kalori temin edilebilmelidir. Gebe diyabetlide üç büyük yemek arasına kahvaltılar koyarak, kan şekeri oynamaları önlenmelidir. Gebelik zehirlenmesinin önlenmesi için tuz azaltılmalıdır. Gebelikte, çocukta insülin salgısını uyararak çocuğun kilo almasına sebep olduğundan, diyabet hapları kullanamazlar. Gebeliğin ikinci yarısında insülin ihtiyacı, orta insülin tedavisi, gebelik ayı ve karbonhidrat metabolizmasının durumuna göre ayarlanır. Doğumu takiben insülin dozları gebelikten önceki seviyelere indirilir. Gereğinde, doğum günü insülin dozu daha azaltılır veya verilmeyebilir.

Gebeliğin 37. haftasından itibaren çocuğun ölüm riski; çocuk aşırı bir büyüme göstermişse, daha önceki hamileliklerde de ölüm olayı olmuşsa, annede damar bozuklukları varsa, doğumu süratlendirmek veya sezaryenle çocuğu almak gerekir. Erken doğum yaptırmak için en uygun zaman gebeliğin 38. haftasıdır. Diyabetik annelerin çocukları genellikle 4 kg’ın üzerinde doğarlar, dolayısıyla da doğum güç olur. Büyük doğdukları halde çocuklar çelimsiz (yaşama yetenekleri düşük) ve doğmalık anomalili olmaları ihtimali fazladır.

Diyabetin komplikasyonlarının tedavisi:

1. Ketoasidetik koma: Kanda asit ve keton cisimlerin aşırı artmasıdır. Uygun bir tedavinin yapılmadığı kişilerde görülür. Bazı vak’alarda bazı alarm işaretlerini takiben (halsizlik, iştahsızlık, bulantı, başağrısı, susuzluk hissi, karınağrısı) ve ekseriya kısa süreli bir koma öncesi devirden sonra, tam şuur kaybı ve her türlü uyarıya cevapsızlıkla koma gelişir. Böyle vak’alarda hasta derhal hastaneye kaldırılmalı ve tedavisi hastanede yapılmalıdır.

Diyabette ayrıca hiperosmalar koma ve daha sık olarak görülebilen hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) koması da sözkonusudur. Hipoglisemiye yanlışlıkla fazla insülin yapılması, yeterli gıda alınmaması, aşırı aktivite (çalışma) yapılması, kusma ve ishalle giden enfeksiyonlara yolaçabilir. hipoglisemi hafif olduğunda; şuur açıktır, terleme, çarpıntı, açlık hissi, başdönmesi sözkonusudur ve ağızdan şekerli su verilmesi genellikle yeterlidir. Bu durum diyabetliye öğretilmeli ve bu belirtiler ortaya çıktığında hemen yanında taşıdığı şekeri yemeli ve dinlenmelidir. Hipoglisemi ağır ise; başağrısı, şuur kaybı, havale ve koma ortaya çıkar ve hastanede acil müdahale gerektirir. Şeker hastalarının kimliklerinin yanında şeker hastası olduklarını belirten bir kart taşımaları bazen çok işe yarayabilir. 2. Göz bozuklukları: lazer tedavisi ve çeşitli cerrahi göz müdahalesi gerekebilir.

3. Böbrek bozuklukları: Tuzsuz diyet, tansiyon düşürücü ilaçlar, gerekirse sun’i böbrek veya böbrek nakli yoluna gidilebilir. İdrar yolları enfeksiyonları, uygun antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

4. Damar bozuklukları: Kan şekeri ve kan basıncının normal hudutlarda tutulması, kan lipidlerinin azaltılması ve sigaranın yasaklanması faydalıdır.

5. İktidarsızlık: Diyabetin düzenli kontrolü, psikoterapi kısmen faydalı olabilir. Organik hasara bağlı olanlarda cerrahi bir müdahaleyle kamışın içine yerleştirilen ve gerektiğinde şişirilebilen protezler kullanılmaya başlanmıştır.

Diyabet tedavisinde yeni gelişmeler:

1. Sun’i pankreas: İki ayrı sistem geliştirilmiştir. Kapalı halka sisteminde, bir araç devamlı olarak kan şekerini ölçmekte, bir bilgisayar da, şeker seviyesinde kaydedilen değişiklikleri bir pompaya naklederek, kan şekerini normal hudutlarda tutacak miktarda insülinin toplardamar içerisine sevkini sağlamaktadır. Bu sistem oldukça büyük olup, ancak hastanelerde kısa süreli kullanmaya elverişlidir.

Açık halka sistemindeyse, kan şekeri devamlı olarak tayin edilmemekte, fakat küçük bir pompa vasıtasıyla daha önceden hazırlanmış bir programa göre vücuda damar veya derialtı yoluyla insülin verilmektedir. Karmaşık olmayan bu sistem daha ucuz olup, hasta tarafından da taşınabilmektedir, fakat kan şekeri çok oynak olan şahıslarda sık sık ayar yapmak gerekmektedir. 2. Pankreas nakilleri: Pek başarılı netice vermemiştir.

3. Sentetik insan insülini: Henüz araştırma safhasında olup, bazı mikroorganizmalara, insan insülinin aynı özelliklere haiz olan ve yan etkileri olmayan biyosentetik bir insülin yaptırma yoluna gidilmektedir. 4. Bazı araştırmacılar ağız yoluyla alınıp, sindirim sisteminde harap olmadan kana geçebilecek olan insülin hapları üzerinde çalışmaktadırlar.

Ayrıca deri altına yerleştirilip, 20-30 gün müddetle kan şekerini kontrol altında tutabilecek sistemler üzerinde de çalışmalar devam etmektedir.

Sözlükte "şeker hastalığı" ne demek?

1. Şeker.

Cümle içinde kullanımı

Ben de hastayım hanım, şeker hastalığım var.
- Sait Faik Abasıyanık

Şeker hastalığı kelimesinin ingilizcesi

n. diabetes